25 Şubat 2008 Pazartesi

fettuccine alfredo'msu bişey

Öncelikle belirtmek isterim fettuccine bulamadım, tagliatelle kullandım:)) aradaki farkı da italyanlardan başka kimsenin bildiğini/anladığını sanmıyorum:)) araştırmadım değil.. ama çok da detaylı bir araştırma yapmadım..sonuçta net bişey bulamadım.




Herneyse, pazar günü İtalyada beraber master yaptığım Ninay ve arkadaşı Atena ile yemek yedik öğlen... menüde kırmızı fasulye salatası, tavuklu fettuccine alfredo ve üzerine çikolata şelalesi&dondurma vardı. Bu makarnanın tarifini bir çok internet sayfasından çalıştım; cooks.com, allreceipes.com, wikipedia.com vs... En son Emre'nin (kendisi en bi gurme arkadaşımızdır:)) ) fikirlerini de alıp aşağıdaki tarife ulaştım.




Çok hızlı ve sıcak bir şekilde masaya getirmek istediğim için pişirme sürecinin fotolarını çekemedim ama sonuç fotosunu çekebildim.






Tarife gelince;


Bir kutu Tagliatelle makarna
Küp küp doğranmış tavuk göğsü
Bir kutu çiğ krema
Biraz süt
Rendelenmiş parmesan
sarımsak
limon
mısır
maydanoz




Bir tavada küp küp doğradığınız tavukları kızartmadan pişiriyorsunuz, kızarınca sertleşiyor, hem de bir fasıl daha pişeceği için kızaracaksa o zaman kızarsın diye beyaz bir şekilde bırakıyoruz tavukları (biz 3 kişiydik, 2 parça tavuk göğsü yetti de arttı bile). Tam kutunun üzerindeki süreye göre, suya 1 kaşık zeytin yağı ve tuz koyarak makarnayı haşlıyoruz. Makarna haşlanırken ince ince doğranmış 3 diş sarımsağı geniş bir kapta zeytin yağına aromasını verene kadar pişiriyoruz (sarımsaklar yanmadan yağdan çıkarın, ben tava olarak wok kullandım, daha sonra makarnayı da bu karışıma ekleyeceğimiz için büyük&geniş bir kap olması rahat oluyor). Sarımsakları çıkardıktan sonra bir kutu çiğ kremayı ve de sos çok ağır ve koyu olmasın diye sütü, pişmiş tavukları sarımsaklı yağa ekliyoruz (ben bütün kutu makarnayı haşlamadım, kişi başı 4-5 top makarna attım, fazla bile geldi, o yüzden 1 kutu krema ve yarım çay bardağı süt yeterli oldu, bütün kutuyu pişireceğiniz zaman süt, tavuk, krema miktarını arttırın, zaten orjinal tarifte süt yok, ben biraz daha hafif olsun diye ekledim.. güzel de oldu)



Birbirleriyle kaynaşınca rendelenmiş parmesanı ekliyoruz (parmesan olarak hazır rendelenmiş olan değil de kalıp parmesan kullanılmasını hem ben hem de baktığım siteler tavsiye ediyoruz). Bu aşamada Emre'nin verdiği öğütleri dinleyip yarım limon suyu ve en son olarak da 2-3 kaşık mısır ekledim. Daha sonra haşlanmış-süzülmüş ve de biraz sızma zeytin yağı eklenmiş makarnayı bu homojenleşmiş sosa ekleyip iyice karıştırıyoruz. Servis yapmadan önce üzerine kıyılmış maydanoz serpiştirip afiyetle yedik.



Makarna yetti de arttı bile, dördüncü kişi olsa ona da yetebilirmiş...

7 Şubat 2008 Perşembe

sobelenmişim ben de:))

Yaşasın.. ben de artık blog dünyansının aktif bir üyesi olmak yolunda emin adımlarla ilerliyorum:))



maksat muhabbet olsun beni sobelemiş.. soru çok zor bi soru aslında...Hayatın sana öğrettiği üç şey nedir? Şimdi yaklaşık 30 yıllık hayatımda (evet alefcim, yaklaşık:)) ) bir sürü şey öğrenmişimdir, eminim aldığım dersler falan vardır... çantam gibi çıfıt çarşısına dönen hafızamı bi yoklamam gerek önce...



İlk aklıma gelenler... 36-42 kuzey paralleleri 26-45 doğu meridyenleri.. ama bunu hayat değil Nermin Öğretmenim öğretmişti... Sonra üçgenin iç açıları toplamı 180derecedir, hayır bu da değil, kar yersen bademciklerin şişebilir.. bu hiç değil... olmadı... Tamam, daha felsefi, böyle biraz didaktik bişeyler yazayım o zaman.



İşte benim ilk üç maddem



1-) Herkes göründüğü gibi olmayabilir ya da olduğu gibi görünmeyebilir. Bu sebeple seni sevdiğini söyleyen herkese inanma, sana davranışlarından bunu anlamaya çalış. Unutma kimse siyah ya da beyaz değil, her iyi insanın içinde bir kötülük potansiyeli olabilir ve bunun sana rastlaması halinde şoka girme.



2-) Bir iyilik yaptığında içten içe de olsa karşılığını bekleme. Her insanın sevgi/ilgi verebilme kapasitesi parmak izi kadar benzersizdir ve aynı ölçüde karşılıklar beklemek sadece seni yorar. Sevdiğin insanların yüzündeki mutluluk ifadesi senin için yeterli olmalıdır. Zaten sıcak bi kucaklamadan daha güzel bir karşılık da yoktur, gerçekten.



3-) Yaptığın herşeyi önce kendin için yap ve hatalarının/başarılarının sorumluluğunu başkalarına sakın yükleme. Unutma her sabah kendi yüzüne bakmak zorundasın ve gece yatağına yattığında vicdanın ve sen başbaşasın. Seni sen daha acımasız kimse yargılayamaz. Kendine hesap vermek zorunda olacağını bilerek yaşa.



Unutmadan, ben de alefi/incirin çekirdeğini sobeleyim, hadi bakem alefim, yaz.. ne öğrendin sen hayattan:)

25 Ocak 2008 Cuma

cheese cake; ama detaylı:)

Blog yazan herkesin kendine göre uyguladığı bir cheese cake tarifi-metodu var galiba.. özellikle de tatlı seviyorlarsa.. Mesela benim bir arkadaşım biraz daha light olsun diye krema yerine süzme yoğurt kullanıyor, bir tarifte tabanı pişirirlerken diğerinde buzlukta bekletiyorlar...

Ben de okuduğum-bulduğum-izlediğim tarfilerden ve de denenyimlerimden öğrendiklerimi paylaşayım istedim. Cuma günü pot-luck usulü bir akşam yemeği yaptık, genelde olduğu gibi tatlı getirmek bana kaldı (zaten götürdüğüm tatlıyı da kendim yiyorum ya , neyse:)) ).

Bu arkadaş grubuma daha önce hiç cheese cake yapamadığım geldi aklıma ve dedim hazır blog'a da tarif yazmaya başlamışken fotoları da çekip, nasıl yaptığımı anlatayım. Geniş kullanım kapasitesi sebebiyle en sevdiğim tatlılardan biri olduğu için Nesli'den (oda arkadaşım) tarifi ilk aldığımda, alır almaz işe koyulmuştum.. sonuç bir fiyasko olmuştu.. yağı çok koymuşum, hepsi fırına aktı, yandı, kabarmadı.. yani bir kekin başına gelebilecek herşey gelmişti başına ama ben üzerine kalınca bir tabaka çikolata sosu yapınca yenilebilir bir kıvama gelmişti.. zaten o gün o kadar çok ve çeşit makarna vardı ki tatlıya pek yer kalmamıştı...

Neyse, konuyu saptırmayım yine. Bu fiyaskodan sonra biraz çalışayım-danışayım dedim. Internette bi video tarifi buldum, balkabaklı cheese cake için. Bağlantıyı bulamadım şimdi kaynak veremiyorum, ama orda malzemelerin azar azar birleştirilmesi ve de çok yüksek devirde çırpılmaması gerektiği söyleniyordu. Hızlı çırpınca köpük olurmuş, o zaman da kabarır ve de soğurken çatlayarak çökermiş.
Bir de Cafe Fernando'dan öğrendiğim limon kabuğu işleme yöntemini kullanmaya başladım, kabukla da kalmadım tarife limon suyu da ekledim. Çikolatalı sosla servis yapılacaksa çok iyi olmayabilir belki ama meyveli soslarla "bi dilim daha var mı?" sonucu yaratıyor :))
Tarife gelince;
Taban için;
1 paket burçak ve 7-8 adet çifte kavrulmuş petibör bisküvi
50 gr tereyağı (oda sıcaklığı)

Harç için:
4 yumurta
2-3 dolu kaşık un
1 su bardağı şeker
1 paket vanilya
400 gr labne peyniri
1 küçük kutu (200ml) çiğ krema
isteğe bağlı;
limon kabuğu rendesi ve limon suyu


Öncelikle bisküvileri tereyağı ile birlikle mutfak robotunda un haline gelen kadar çırpıyoruz. Ben, tabanına sonradan yıkaması ve de başka bir tabağa aktarması kolay olsun diye kelepçeli kalıbı kilitlemeden önce yağlı kağıt koyuyorum ve de kenarlarını yağlıyorum biraz. Un haline gelmiş bisküvileri kalıba koyup bardağın altı ile ezerek sıkıştırıp ve de buzluğa atalım.. yer varsa:) genelde dondurulmuş meyvelerden olmuyor çünkü benim buzlukta, bu havalarda baklon da iyi bir seçenek oluyor... tereyağı dolapta bisküvilerle beraber donarken biz kekin üst kısmını yapacağız.


Yumurtaların akları ve sarılarını ayırıp, sarıları köpüklenene kadar düşük ayarda çırpıyoruz. Sonra eğer limonlu yapacaksanız, 1 subardağı şekerden 1-2 kaşık ayırp, Cafe Fernando'dan öğrendiğimiz gibi benmari üsülü limon kabuklarıyla karıştırıp kalan şekerle beraber yumurta sarılarına koyuyoruz. Bundan sonra labne ve krema eklenecek, ama dediğim gibi yavaş yavaş, topaklamayı egelleyerek, mikserin düşük ayarında karıştırıyoruz. Bu aşamada limon suyunu da koyabilirsiniz.

Diğer kapta yumurta aklarını beyaz bir köpük olana kadar çırpıyoruz. Burada da dikkat edilecek nokta mikserin çırpıcılarının temiz ve kuru olması. Aynı mikser parçasını kullanıyorsanız benim gibi, iyice yıkayıp, kağıt havlu ile kurutmadan çırpmaya başlamayın, köpürmüyor. Eğer limon suyu kullandısanız 3 dolu kaşık, kullanmadıysanız 2 dolu kaşık un ve 1 paket vanilyayı da yumurta aklarına ekleyin; yine topaklanma olmamasına özen göstererek. Bu arada yumurta aklarını çırpmaya başladığınızda fırını 170ºC ayarlayın ve de ısıtın.

Daha sonra bu iki karışımı homojen olana kadar, yine düşük ayarda çırpıyoruz. Buzluktan çıkan bisküvili karışımın üstüne döktükten sonra fırına atıyoruz. Fırına ve de karışıma bağlı olarak 30-40 dakika kadar sürüyor pişmesi.

Kek, böyle fırından çıkarınca az biraz sallanacak ama çok da cıvık olmayacak. Hatta kenarları biraz kızarmış oluyor. Çalıştığım blogların birisinde bunu "firm jiggle" olarak tanımlamışlardı.


Fırından çıkarınca, biraz soğuyunca, tamamen soğumadan, kenarlarını kör bir bıçakla kalıptan yavaş yavaş ayırın ki cheese cake çökerken kenarlardan çatlamasın. Kör bıçak diyorum ki, kalıbınız çizilmesin. Mutlaka çöküyor cheese cake, yoksa o kadar sosu nasıl barındırsın üstünde değil mi ama:))


İyice soğuyunca üzerine ister meyvelerden sos yapabilirsiniz isterseniz de çikolata sosu yapabilirsiniz. Ben son dönemde kırmızı meyveli muffin yapmak için aldığım 4-5 çeşit meyveyi buzluktan indirip, biraz bekletip mutfak robotunda çektikten sonra 1 kaşık nişasta ve 2 kaşık şekerle (kıvamı olsun diye) bir taşım kaynatıyorum, onu sos olarak kullanıyorum, çok da iltifat alıyorum. Bir diğer yöntem de böğürtlen-frambuaz gibi diyet reçelleri biraz sulandırmak. Hem daha light oluyor ( o kadar kremadan sonra :)) ) hem de yapımı çok kolay oluyor. Elbette hazır soslar da kullanılabilir. Seçim sizin.


Umarım işinize yarar tarif.

Afiyetler olsun:)

21 Ocak 2008 Pazartesi

iş-güç derken..yeni yıl-diyet vs...



Aylaaar önce yazdığım yazıda belittiğim üzere bir süre raporlu olarak evde yattım, işe bir geldim pir geldim... Ayağımı mı sürdüdüm nedir işler de benimle beraber geldi... Yılbaşı da dahil olmak üzere nefes almadan çalışıyoruz desem çok da abartmış olmam sanırım.. ama bu odamızdaki gelenekselleşmiş yılbaşı partimizi yapmamıza engel oldu mu? Hayııırrr:)) herkesler süpper mamalar getirdi, bir sürü güldük, bir sürü eğlendik...güzel güzel hediyeler aldık...vs...


Ama bundan önce beni haftalarca mutlu eden birşey oldu, Alefcim geldi...:)) bana noel babalı çoraplar getirdi, 1 ay kadar Türkiye'de kaldı ve de neredeyse birbirimize doyduk... 29 Aralık'da onun doğum günü için İstanbul'a gittim ve de çok da özlediğim arkadaşlarla yemek yedik, hem de boğaza nazır... aradabir sohbetten kopup manzaraya takıldığım olsa da Alefciğimi, Işılı, Volkanı, Cüneyt'i görmek çok güzeldi... masadaki herkese yılbaşı hediyesi olarak her sene yaptığım zencefilli adamlardan ve de tarçınlı yılbaşı kurabiyelerden yaptım.. tabi onlar ilk kez yediği için ve de gördüğü için pek bi iltifat aldım... e benim de pek hoşuma gitti elbet:))) Afiyet olsun arkadaşlar, siz isteyin ben hep yaparım...









Yılbaşında ise bu menüye kırmızı meyveli (yabanmersini, böğürtlen, frambuaz, cranberry) muffin ve yine pek sevilen çikolatalı muffinlerimden yaptım.. bunları envanter yapar gibi anlatıyorum? Girizgah olsun diye:)) maksatmuhabbetolsun'dan tombukcuğumun ve diğer arkadaşların öğütlerini dinleyip yaptığım mamaları burada da yayınlamaya karar verdim. Şimdilik sadece yılbaşı mamlarımızın bir-iki fotosu ve de meyveli muffinin ilk denemesinin fotosunu koyacağım. Partideki fotoları tombuk çekmiş, ondan aldım (teşekkürler) haa bir de yılbaşı temelı tarçınlı kurabiyem var, çam ağaçlı tabakta....








tarifleri daha sonraki yazıda yazacağım





şimdiii, yine daha önceki bi yazıda demiştim, "bundan sonra acılı diyet meceralarımı anlatacağım diye... eylülden bu güne, daha doğrusu 17 ekim 2007, post-bayram, daha çok göbek bölgemde yoğunlaşmış olan, emek emek biriktirdiğim yağlarımdan kurtulmaya çalışıyorum... Kolay mı? hayır. Gerekli mi? Evet:(... benim kadar yemek yemeyi seven, hatta yemek yemek için hiç bir zahmetten kaçınmayan bir insan için epey zor bir durum... Ben sevinirim, yerim; üzülürüm, yerim; sıkılırım, yine yerim... Gecenin bir vakti evde çikolata kalmamışsa kakaoya şeker katar onu yerim... Neyse sadede geleyim...yavaş da olsa, zor da olsa, süüpeeer diyetisyenim ve ben bana kilo verdirmeyi başarıyoruz gibi, beni sıkmadan, bunaltmadan, maksimum motivasyonla, şirin şirin kilo verdiriyor... Hayat tarzımda da değişiklikler yapmaya çalışıyorum, tabi bir günde olmuyor, ne derler Roma bi günde kurulmadı... öncelikle eskisi kadar çok yemiyorum (tahmin edileceği üzere) ama canım bişeyi çok isterse de yiyorum... ama böyle derin nefes alarak, su içerek, tadına vararak... yani bir oturuşta 80 gramlık çikolatayı yiyip, ikicini paketi açtığım günleri geride bıraktım (inşallah).. Ha bir de beni tanıyanların inanmayacağı birşey oldu... Artık daha çok hareket ediyorum, evde bile 40 dakika oturduysam bilgisayarın başında, kalkıp 2 tur atıyorum... tabi bunda bel ağrılarımın da etkisi var ama bu sefer daha bi sadığım amacıma sanki, herşey güzel olacak diyip duruyorum...


tabi öyle 3 ayda 15 kilo falan vermedim, ama bir-bir olsun, bizim olsun.. az olsun kesin olsun...

bundan sonraki yazılarda diyet yemek tariflerimi de yazmayı düşünüyorum, tabi yenilebilir olanları, öyle haşlanmış brüksel lahanası falan değil (ya ben nefret ediyorum bu brüksel lahanası denen şeyden, ne o öyle gırç gırç, lezzetsiz..) diyet tariflerinin yanında yukarıda fotosu olan muffinleri ve de kulabiyeleri ve de yeni deniyeceğim tarifleri de yazacağım

bu sanki biraz daha sıkıcı bir yazı oldu ama dedim ya, girizgah bu.. bu bölümü atlatırsanız devamı daha iyi olcak inşallah:)))

3 Ekim 2007 Çarşamba

Kadın Kuşağı programları toxic mi?

Öyleyse, Detox nasıl oluyor?

Şimdi diyeceksiniz ki madem 2 ay evdesin, faydalı bişeyler yap, kitap oku, kendini geliştir falan.. Ben bunların yerine sosyolojik bir araştırma yapmaya karar verdim:)) bir insan Seda Sayan ya da Derya Baykal'ı başından sonuna kadar izleyebilir mi? (diğerlerini söylemiyorum bile, inananın bana onlar "çoooook daha dayanılmaz" sınıfına giriyorlar ve sabah ve öğlen kuşağında Seda ve de Derya'yı tek geçerim) izlerse beyinde oluşan hasarı gidermek için kaç saat cnbc-e ve national geographic izlenmesi gerekir? detox için bunlar yeterli midir?

Ben henüz hiç birisini baştan sona izleyemedim, ama tespitim şu, ciddi bi hasar olmasa da yaratıcılıkta bir körelme, kullanılan kelime sayısında azalma, konuşma ve tonlamada farlılıklara neden oluyor.

Bunların yerine E2'deki kadın programlarını izliyorum, hani en azından yabancı dile faydası olur... Orada Rachel Ray teyze ve kendini Conan O'Brien sanan (tercih benzerliği yok değil :P, çok mu ayıp oldu bu?? öyleyse söyleyin silerim:)) ) Ellen teyze var. Rachel teyze bol bol manasız şeylerden bahsediyor, böyle yemek tarifi veriyor..hepsi de çok kolay! çok pratik!..bi de amanda aman, eskileri hödöyle kaplayıp zödöy yapalım, amanın best seller çıkmış "kahve bağımlılığı ile nasıl baş çıkılır??" 2 fincan kahve içerkene bunu irdeleyelim gibi... Ellen teyze, her sabah aynı dansı yapıyor, salak bişey, ama o ünlüleri çıkarıyor, konuşuyorlar falam.. işte o ilginç oluyor biraz. Yarın mesela How I met your Mother'daki Barney'yi ve de hatırlayanlar olacaktır kesin, doktor Doogie Howser'ı oynayan adam çıkcak mesela (Neil Patrick Harris).. the Tudors'daki Henry'yi çıkardı (Jonathan Rhys Meyers) çooook hoş bi adam..

Neyse dağıldım yine, e yapacak çok işim var ya(!) ondan böyle oluyor yazılar. En kısa zamanda AB, Fransızca gibi eğilmem gereken konulara eğilip bu sosyolojik araştımayı bir kenara bırakacağım.. tespitlerim aşağı yukarı tamamlandı zaten. Şunu söyleyebilirim ki, biz ülke olarak dedikodu&kavga ikilisini pek bi seviyoruz ve gelecek nesil çok ürkütücü olacak, çünkü onları eğitmesi gereken anneleri eğiten&geliştiren yok...Bunları izleyerek birşey kazanmaları pek de mümkün görünmüyor, bedava halı hariç...





28 Eylül 2007 Cuma

bi gün bi düştüm...ve...


Şimdi beni tanıyan herkes "bu yeni bişey değil ki" diyecek, hele beni yeterince uzun süredir tanıyanların çoğunun "bir gün yolda yürüyorduk, yan tarafıma bi baktım, Ceren yok, düşmüş.." şeklinde bir anısı vardır.. bunların en sonuncularından biri ve en belgelenmişi de Temmuz'da Bukiciğimizin düğününde halay esnasında gelinin eteğine basarak, benden beklenmeyecek bir 'zerafetle' havaya sıçrayıp hoooop yere düşmem; ilk şoku atlattıktan sonra kalkıp halaya devam etmem olur sanırım...



Genelde düşene gülerim, düşünce de gülerim... hatta bi keresinde babamın oturduğu sandalye olduğu yerde ikiye ayrılmıştı ve ben o kadar çok gülmüştüm ki babam 2 saat konuşmamıştı benimle:))) ya çok komikti ama... neyse yine konudan sapıyorum.. yeni paragrafta son düşme hikayemi ve devamındaki gelişmeleri anlatayım...



Efenim, ben az bi topluca (!) bi insanım, özellikle son 1 senede tez yazılacak ödev verilecek derken master süresince (Italya master maceralarım ayrı yazıların konusu, bi elim gitse de yazsam) verdiğim bütün kiloları gani gani geri aldım.. ve bunları vermek üzere tam bir girişimde bulunuyordum ki spora alışık olmayan bünyem ertesi gün yine spora zorlanacağını anlayınca kendini yerden yere attı, ama tepkinin sonuçları biraz ağır oldu:( L1 omurgam kırıldı.. Düşerken tam o noktayı merdivenin kenarına çarpmışım...



Şimdi burada ameliyata kadar geçen süreç, çektiğim ağrılar, ameliyat sırasında ve sonrasında yaşadığım sıkıntıları anlatıp içinizi baymak niyetinde değilim ama diyeceğim şu ki, tek başınıza tuvalete gidebildiğiniz her an için şükretmek lazım... sabah kalkınca çoraplarınızı kendiniz giyebiliyorsanız çok şükür...



Bu düşüşün güzel sonuçları da var elbette... herşeyde bir hayır (haayııır değil:)) ) var...



Bi kere fotoda da göreceğiniz gibi bir sürü oyuncağım oldu, bir de gelenlerin yazdığı "geçmiş olsun" defterim.. defterden öğrendiğime göre çok neşeli ve etrafına enerji saçan bi insanmışım, yokluğum fark ediliyormuş, özleniyormuşum... hemşireler beni katın en pozitif hastası ilan etti... bi de telefonumun şarjı gelen aramalardan o kadar çabuk bitti ki ne kadar mutlu bir ameliyat dönemi geçirdim anlatamam... Annem, canım, hep yanımdaydı... Babam, hastanelerden nefret etmesine rağmen sabah kahvaltısını yapmaya hastaneye geldi her gün, tüm kaprislerimi çekti, Anneme kaçak tatlı-köfte falam getirdi iftara...



Bu tatlı ve köftelerin bana değil Anneme gelmesinin sebebi de benim bir türlü vedalaşamadığım kilolarım.. ha bugün ha yarın derken kendileri vücüdumda bi koloni kurmuşlar, gidesileri yok... amma velakin bel rahatsızlığının en büyük, en önemli tedavisi belin taşıdığı yükü azaltmakmış.. bundan sonra rejim acılarım ve maceralarımı anlatacağım blogspotumda... inşallah en kısa zamanda, sorunsuz, sağlıklı bir şekilde dolabımdaki bütün kıyafetleri giymeye başlarım:)



Yani.. bir gün bir düştüm ve bütün hayatım değişti derim belki:))



Gelen-Arayan-Dua eden-Üzülen-Düşünen-Vah vah diyen herkese ne kadar teşşekkür etsem az... çok bi klişe belki ama insanı sevgi-ilgi iyileştiriyo.. hele de Cerenseniz, Yengeçseniz...:))



17 Eylül 2007 Pazartesi

Hoşgeldin Remezaan



Ramazan ayının 5. günü bugün... eskiden babaannem ramazan yaklaşırken günler önce haber verirdi.. "3 aylara girdik, ramazana şu kadar kaldı..." diye.. bana pek birşey ifade etmezdi 3 aylar ama Ramazan dedin mi orada duracaksın, pek severdim.. arkadaşlarla fırında pide kuyruğuna girer, oruç olmadığımız halde sıcacık pideyi eve tek parça halince götürmek için bütün irademizi kullanırdık (e tabi apartmandan içeri girince, kimse bakmadan-görmeden azıcık tırtıklardık:)) )...

Tekne orucu tutar, arife gününe bir gün kala anneannemlerin evine gider, arife suyuna banyo yapar, yengem bayram baklavası-suböreği yaparken tepesinde dikilir, küçük sofrada küçük oklavayla hamur açardım.. sanırım bu bendeki yemek yapma merakı o zamanlardan kalma.. çörek yapılır Amasya'da, (Amasyalıyız biz, hem annem hem babam, her bayramda da giderdik eskiden) çöreğin içine de haşhaş konur ama o haşhaş ezme kıvamına gelene kadar dibekte dövülür, anneannem de oyalanalım diye kuzenle benim elime tutuştururdu dibeği, vur Allah vur... canımız çıkardı, musluktan su içer tekne orucunu bile yerdik:))

Neyse, şimdi "direkler arasında ramazan çadırı kurulurdu" geyiği gibi oluyor farkındayım ama gerçekten eskiden herşey bu kadar ticari değildi, oruç tutan tutmayan Ramazan'a saygılıydı.. kimsenin canı çekmesin oruç ağız diye yemekten bahsedilmez, yemek yaparken koku çıkarsa Ramazanda illa ki komşuya da gönderilirdi.. bende 'gurmelik' bu zamanlar başladı, pişen yemeklerin tadına bakarak:)) "kızım bi bak şuna tuzu nasıl, eksiği var mı?" diye parmak kadar çocuğa sorulurdu ben de tuzu yok, soğanı az şekilinde bilmiş bilmiş konuşurdum, pek de hoşuma giderdi..

Televizyonda da bu kadar çok reklam yoktu tabi o zamanlar, mesela şimdiki gibi iftar öncesi sucuk reklamı yoktu sanki...bu arada benim bu yazıyı asıl yazma nedenim reklamlardı, her zamanki gibi dağıldım (bilinç akışı:)) ) ..Ramzan ayının geldiğini-yaklaştığını kola ve bilimum yabancı ürün reklamlarından anlıyor olmamız ne kadar acı.. yabancı bir banka Ramazanda daha çok harcayın, daha çok kazanın konulu bir reklam kampanyası yapmış ama ne reklam, izleyince insanın gözleri doluyor, hele kola reklamları, dondurma reklamları insanın içini cız ettiren cinsten, bayrama doğru hepimiz ağlatacak şeker reklamlarının çıkmasını bekliyorum daha, al eline bi rulo tuvalet kağıdı, izle Ramazanda reklamları, ne Binbir gece, ne Hatırla Sevgili.. hepsi hikaye


di mi ama?




PS: pide fotoğrafı http://www.selincaglayan.com/?p=103 adresinden.