6 Ağustos 2007 Pazartesi

insan-insanlar

Grey's Anatomy'nin bir bölümünde bir karakter ameliyat olacak, acil durumda aranacak bir yakınının numarasını istiyorlar, bu sebeple arkadaşının adını yazdırıyor ve de ameliyat olacağını söylemek zorunda kalıyor arkadaşına.. diyor ki "you are my person"

geçen hafta belim tutulduğu için evde raporlu yattım, anne-babam daha yeni yazlığa döndüklerinden ve de abimin eşi de onların yanına gideceğinden haber vemek istemedim gelip bana baksınlar diye.. ihtiyaç da yokmuş zaten...benim person'ım değil people'ım varmış... daha önce yazmıştım ya gidenler çok özleniyor diye, içine bi yalnızlık çöküyor insanın diye, gidenler alınmasın ama çok çökmez artık bana yalnızlık, gözünüz arkada kalmasın... öyle iyi baktı ki arkadaşlarım bana... Allah hepsinden razı olsun, ben gidemeyeceğim diye lunaparka bile gitmediler:)) hatta bir tanesi ilk hastabakıcılık deneyimini benimle yaşadı :)) yerimden kalkamayınca panik bile oldu kuzucuk.. biri günde 8 kere aradı yemeğin var mı, bir şeye ihtiyacın var mı diye..

kocaman bir aile olmuşuz biz fark etmeden..

zor zamanlarda anlaşılıyor daha çok arkadaşların kıymeti.. benim insan arkadaşlarım var... hepinize çok teşekkürler... Allah eksikliğinizi göstermesin...
kocaman kucaklıyorum hepinizi, böööyle sıkıştırarak... hem ne demiş Camus; "herşeyi kucaklıyabiliyorsam sıkmışım acıtmışım ne önemi var" :))

26 Temmuz 2007 Perşembe

yedim yedim yedim+limonata+hayri pitir


bu aralar öyle bir yiyorum ki artik etrafimdakiler her an patlayacakmisim gibi bakiyorlar bana.. ustume olan 2-3 pantalon 2 etek kaldi, cevirip cevirip onlari giyiyorum.. durum cok vahim yani... ama yine de "e yemiyim artik, oyh oyh oyhş, buna bi dur diyip diyet falan yapayim" gibi bir farkindalik duzeyine eremedim:)) ererim bi gun.. di mi??

soylemesi ayip (neden ayip bilmiyorum, caniniz cekmesin diye sanirim) oglen yemegimi resimde gorulen kahve ve dondurmali profiterolle tamamladim, mutluyum.. saka diil cidden mutluyum...cikolata en guzel bisey bence.. booyle insanin icine bi huzur doluyo... yemekten hemen once de buzdan bi limonata ictim, smootie makerla yapilmis, limonlu buz.. bu havada da tam ihtiyac duyulan sey soguk-buz gibi icecekler...hani hararet alsin, vucut isisini dengelesin diye cay icerler ya, asparagaass..inanmayiinn:))

simdi ben limonata cok severim hatta en cok da boyle uzun bardakta, ayakustu pastanede icilen limonatayi, nerde menude limonata gorsem bi icerim, bi de eskiden yazin misafirlikte limonata ikram edilirdi cocuklara, gunlerde falan, bayilirdim ona... dun aksam dayimlara yemege gittigimde yengemin yaptigi limonatayi icince birden 15 sene geriye gittim, ilkokula dondum... (tarif: dokuz limonun kabugu-rendelenmis+8 bardak seker iyice harmanlanip 1 gece bekletilir, ve uzerine limonlarin suyu eklenir..serbet kivaminda bir karisim elde edilir.. limonata yapılacagi zaman suyla karistirip, nane yapragi ile suslenip serviz yapilir, hupur hupur iciliir)

son uc gundur ne yaptigima gelince;

elimde ki işi bitirmek yerine (daha kolay bi is zannettigimden sermistim biraz... yanilmisim.. yine uykusuz kalinacak, vacip..) hari pitirla olan randevuma gittim.. pazartesi baslayan 610 sayfalik sohbetimiz carsamba gunu aksam uzeri sona erdi... bu son gorusmemiz oldugundan biraz huzunlu bir ayrilik oldu, her ne kadar kendisi gittigi yerde rahat/multu olsa da ayrilik zor helbet, bi 610 sayfa daha olsa okurdum.. oyle akici oyle eglenceli ki, kesinlikle hayri pitir fanatiklerni hayalkirikligina ugratmayacak basarili bi son kitap olmus... simdi kitbi okumayan, cevirisi ciksin diye bekleyenler vardir diye cok bisey yazamiyorum ama hayriyia tartismak isteyen olursa acigim:)) alef bu laf sana anlamissindir, zira senden baska pek okuyan yok bu blogspot'u:)))

artik ise donuyorum, dejenere turkcem icin ozurler, turkce karakter kullaniyo muydum kullanmiyo muydum hatirlayamadim da:))

9 Temmuz 2007 Pazartesi

açık mektup

özlemek benim defom sanırım... hep özlüyorum, herkesi özlüyorum.. İtalya'dayken Türkiye'yi, Türkiye'deyken Roma'nın meydanlarını özlüyorum, Başak'ı özlüyorum, sabah huysuz huysuz uyanıp söylenmeyi, onun bana da ballı limonlu ılık su içirmeye çalışmasını, akşam yemeğini 1 hafta önceden planlamayı özlüyorum... Efe'yi özlüyorum, manasız gülmelerimizi, saçma saçma birbirimizi didiklemeyi, alev-efe-ceren üçlüsü olarak her gittiğimiz yerde gülme krizlerine tutulmayı özlüyorum... beraber türk filmlerinin taklitlerini yapıp insanları güldürmeyi, sonu gelmeyecekmiş gibi sürekli "bi dakka güzelim, önce şunu bi söyle, ama neden..." demesini, tartışmanın ya 1 şişe şarapla ya da sınırsız aburcuburla son bulmasını özlüyorum... sinemaya gidemiyorum artık, kimse benimle beraber o kadar çok gülmüyor ve ben ağlayınca dalga geçerek beni güldürmeye çalışmıyor... ya da anlamıyor o an sadece ve sadece ağlamaya ihtiyacım olduğunu...
alefimi de özlüyorum, kapıyı çalıp kendi evime girer gibi onun evine girmeyi, hayatta hiç içmediğim kadar çok çayı içmeyi, aptal saptal televizyon programlarını izleyip dedikodu yapmayı, omzunda ağlamayı, gözümüzden yaş gelene kadar kapıyla aynı renk olmuş adama gülmeyi özlüyorum (tamam alev, ona en çok ben gülüyorum, sen benim senelerdir bunda bu kadar gülecek ne bulduğumu düşünüp halime gülüyosun, onu da biliyorum yaanii).. teklifsiz-davetsiz ben geldim, çorpa versene buz kesti ayaklarım demeyi özlüyorum...
eşşek kafalılar, çok şey vardı kalkıp gittiniz hepiniz... ya tamam gittiğiniz yerlerde mutlusunuz falan, onu düşündükçe mutlu oluyorum, görşüyoruz-konuşuyoruz falan ama ne biliyim, aslında eski hayatımı özlüyorum sanırım...
Allahtan alefle süpper bi Kaş haftası geçirdik de, az biraz rahatladım..(canımcım beniimmm)
neysse, şimdi efe burda ;
http://www.ncl.com/nclweb/fleet/shipInformation.html;jsessionid=GR0H9RzWg1vyLGQSbznGK08xk2JdKDFM!-1681849817?shipCode=PEARL :)) bakalım ne anılarda ne resimlerle dönecek miço arkadaşım:PP.. efe ya dön artık, çok birikti konuşacak.. sana diyoruuumm, dinle burayı!!!
ya başak diyorum ki bi tatile gitsek yine beraber, babam bize kızsa "hicap duyuyorum" dese biz kelebek okuyunca falam:)) hem yemek bile yapmıyorum ben artık biliyo musun?? sen yemiyince bi keyfi olmuyo arkadaşımmm... e gel artık...

4 Temmuz 2007 Çarşamba

kaş mı desem çıralı mı




Her konuda olduğu gibi bu konuda da tembelim.. başladım blog olayına bir heves, yaptığım mamaları, okuduğum kitapları, izlediklerimi falam yazayım diye ama olmadı..bir türlü düzenli yazmayı beceremeyeceğim sanırım.. neyse en azından aklıma geldikçe, elim gittikçe yazayım bari..

Geçen haftlarda 5-6 gün Kaş'a 3 gün de Çıralı-Olympos'a gittim...bir yengeç burcunu deniz kadar başka hiç birşey canlandıramaz bence... Kaş'ın dibi sanki spotla aydınlatılmış gibi berrak denizi mi Çıralı'nın sonsuz kumsallara benzeyen denizi mi daha güzel derseniz karar veremem gerçekten...

Kaş'a Alefcim ve eşiyle beraber gittik... çok özlemişim, Alev Londra'da yaşadığı için skype hariç pek görüşemiyoruz haliyle.. konuşacak ne çok şey birikmiş, ne sessizlikler birikmiş, ne keyifler.. ilaç gibi geldi 5 gün... her ne kadar 3000km nedir bunca yıllık dostluğun yanında desek de özlem zor şey tabi.. konuşuyorsun ama gözlerinin bakışını, sıcaklığını alamadığın zaman eksik kalıyor birşeyler.. birikmişleri döktük, yenilerini biriktirdik 5 günde.. denizin tuzuyla ve güneşle kavurduk günleri, begovillerin altında serin serin muhabbet ettik, liman ağzındaki ufak deniz kestanesi olayını ve çıplak ayakla betonda yürüyen Cüneyt'in tabanlarının haşlanmasını saymazsak çok dingin ve sakin bi tatil oldu, şişede balık olduk, nargileleri tüttürdük...yasemin ve taze nane kokularının arasında içtiğim elmalı nargilenin tadı damağımda kaldı...ama en çok Alev'den ayrılmak zor geldi, buna da şükür tabi ya o bir hafta da olmasaydı, di mi ama:)))

Sonraki hafta, perşembe akşamından 11 kişi yola çıktık (bütün oda izin alamdığımız için selinciği nöbetçi bıraktık, cuma akşamı geldi), yolda sucuk ekmekleri yedikten sonra (evet, cidden gece 02:30'da sucuklu tost yedim ben) sabah Çıralıda inip kahvaltı bile etmeden denize attık kendimizi... Çıralı'da kaldığımız otel değil de (Otelin sahibi bize baktıkça gözünde dolar işaretleri çıkıyordu, sanırım kendisi için yabancı turistten daha az para bırakan bir grup yerli sefilden başka bir şey değildik.. her neyse, konu bu değil) 3 gün boyunca hergün öğlen ve akşam yemeklerimizi parmaklarımızla beraber yediğimiz Orange Motel tatilin unutulmaz olmasında birinci etkendi..yediğimiz köpoğlu mancasının(böyle mi yazılıyor bu??) tadı hala hepimizin damağında, döneli 3 gün oldu, anlata anlata bitiremedik... insan 6 öğün aynı şeyi yer mi ya:)) Dolunayın denize şavkı vurdukça gündüz olan gecede yüzmek ve dolunaya karşı sahilde uyuya kalmak, ertesi gün yağan sağnakta suyun altından damlaların denize düşüşünü izlemek hem yeni hem de unutulmaz deneyimlerdi... 12 kişinin beraber tatil yapması, kimsenin çıkıntılık yapmaması, şikayetlerin ve memnuniyetlerin ortak olması inanılır gibi değildi...

Dido'nun şarkısındaki gibi "I've still got sand in my shoes.." yıkayamıyorum tuz kokan şezlong örtüsünü, sanki deniz kokusu evde bi yerlerde kalırsa Ankara birden daha az kuru olacak gibi... Yanlış anlaşılmasın, seviyorum ben bu şehri ama bi de denizi olsa...

19 Nisan 2007 Perşembe

of beahhh

ya böyle bişeye heves ediyor insan, sonra iğrenç oluyor herşey.. hani derler ya bi şeyi çok istemeyeceksin, peki çok isitiyorsan ne yapacaksın? yani istiyorsun, isteğin derecesi ayarlanamaz ki.. ayarlanabilse istek olmaz, mantık dahlinde bir talep olur.. ha bir de "kendini kaptırma çok" lafı vardır.. peki kendini kaptırmadan nasıl aşık olunur.. "hmm saat 18:30 itibariyle bir ufak kalp çarpıntısı yaşanacak, gözgöze gelinmesi halinde 'hiii' denecek, akabinde akşam yemeği yenecek" şeklinde program yaparak aşık olunmaz ki..

tamam ben de hiç tanımadığım birisine bu kadar "head over heels" kapılarak çok iyi bişey yapmıyorum ama oluyor işte, midemdeki karıncalanma hissini, sınava girecekmişim gibi sürekli tuvalete gitme zorunluğunu engelleyebilsem ben ben olmazdım zaten...

bizim aile zaten anormaldir, öyle olunca genlerden geliyo sanki bu olay... böyle bi tutkuyla herşeye bi şevkle ateşle herşeye sarılıp, aşırı bağlanırız...

neyse... bakalım bu cuma ne olacak...

17 Nisan 2007 Salı

iş bitti.. uykusuz gecelere talim..

tahmin edileceği üzre dead-line bugün olduğundan ancak bugün bitti işim:)) bu arada dilimde ufak bir yara çıktığı için konuşurken canım yanıyordu.. bu beni durdurdu mu? hayıırrr konuştum da konuştum, sonunda yara daha da iğrenç oldu, bi krem sürmeye başladım, ama krem kortizonlu.. kuzen herhalde konuşamayım diye verdi (kuzen eczacı da:) ) neyse işte şimdi yıllardır taklidini yaptığım peltekler gibi s ve z harflerini ve hatta r harflerini söyleyemiyorum... krem eriyince de dilim acıyo konuşamıyorum... bu ne yaman çelişki böyle... oy oy oy

diğer başlığa gelince, küt küt atıyor kalbim, liseli kızlar gibi uykusuz gecelere talim...

desem...

gece rüyanda görmek isteyeceğin birileri varsa... hayat bi başka mı güzel ne?

Allah sonumu hayır etsin:))

16 Nisan 2007 Pazartesi

tembellik doğuştan mı, sonradan kazanılan bir yetenek mi?

Saat 05:40, pazartesi sabahı... normal çalışan insanın (hele de Ankara'da yaşıyorsa) uyuduğu, uyansa da "ooohhh, 1-1,5 saat daha yatarım, missss" dediği saat.. ben ne yapıyorum, çeviri yapacağım diye saat kurdum, kalktım, sonra vazgeçim ama aklıma takılanlar yüzünden geri uyuyamadım, blog yazıyorum...

İş yerinde bize bir dead-line veriyolar, işte şu gün, şu saate kadar işinizi teslim edin diye. Allahları var acil bir iş yoksa çok da insaflı tarihler oluyor.. ideal olan iş gelir gelmez başlayıp, bir an önce bitirip teslim etmek ama an itibariyle görüldüğü üzre ben bütün haftasonu yayılıp pazatesi sabah 5'e işi bırakıp, o zaman da yapmıyorum.. neden?? çünkü dead-line salıya...

Peki neden?? ödevleri de böyle son dakikaya bırakırdım ben hep, hatta tezimi bile postalamam gereken günün sabahında cilde verebildim.. O kadar son dakikacı bir insanım... kazara erken bitirdiğim de oluyor, o zaman pek bi ferah oluyorum, diyorum e işte bak ne güzelmiş, hep yapsana bunu... ama yok, illa ki son saniye böyle bir panik bir adrenalin olcak, yetişti yetişmedi.. manasız sabahlanılacak, işe kan çanağı-şiş gözlerle gidiliecek, asansörde makyajsız-saçbaş felaket bir şekilde yeni kuaförden çıkmışlara uzaylıymış gibi görünülecek, aşırı kahve içilip hiperaktif olunacak, oda arkadaşlarını bayana kadar konuşulacak...vs vs vs...

Geçmez değil mi? öyle hani bunun bi ilacı, hapı falan yoktur, terapisi-tedavisi...28 senelik hayatım böyle geçti, devamı da böyle değil mi? Of... neyse işe döneyim bari.. 1 saatte ne çevirsem kârdır...

bi maillerime bakayımda önce:)) yoksa arkadaşa muffin sözüm vardı, muffin mi yapsam şöyle taze taze götürsem sabah...nam nam nam...çikolatalı....hmmmm...

ceren "the son dakika insanı"